25/1/2009 ·

ÖLÜM HAVASI
Siyah sütünü içiyoruz sabahın akşam saatlerinde
onu içiyoruz öğle sabah demeden hep onu geceleri
içiyor ha bire içiyoruz
bir mezar kazıyoruz gökyüzüne rahatça yatmak için
adamın teki bir evde yılanlarla oynuyor yazıp çiziyor
Almanya'ya yazıyor karanlık çöktüğü vakit altın saçın Margarete
Onu yazıp evin önüne çıkıyor ıslıkla köpeklerini çağırıyor-
-yıldızlar ışıyınca
yahudilerini çağırıyor toprağa bir mezar kazsınlar diye
ve bize buyruklar yağdırıyor oyun havaları çalmamız için
Siyah sütünü içiyoruz sabahın gece saatlerinde seni
hep seni içiyoruz sabah öğle demeden hep seni akşamları
içiyor ha bire içiyoruz
adamın teki bir evde yılanlarla oynuyor yazıp çiziyor
Almanya'ya yazıyor karanlık çöktüğü vakit altın saçın Margarete
gümüş saçın Sulamith bir mezar kazıyoruz gökyüzüne-- -rahatça yatmak için
Bağırıp çağırıyor siz daha derin kazın toprağı
siz de çalıp söyleyin diye
belindeki silaha el atıp havada savuruyor gözleri mavi
daha derine daldırın küreklerinizi sizlerde oyuna devam
Siyah sütünü içiyoruz sabahın gece saatlerinde seni
hep seni içiyoruz öğle sabah demeden hep seni geceleri
içiyor ha bire içiyoruz
adamın teki bir evde oturuyor altın saçın Margarete
gümüş saçın Sulamith ve o yılanlarla oynuyor
Bağırıp çağırıyor daha tatlı çalın diye ölümü Alman bir ustadır ölüm
bağırıp çağırıyor daha koyu çalın kemanlarınızı duman olur savrulursunuz
buluttan mezarınız olur size dar gelmeyecek
Siyah sütünü içiyoruz sabahın gece saatlerinde seni
öğleyin seni içiyoruz Alman bir ustadır ölüm
akşam sabah seni içiyoruz ha bire içiyoruz
Alman bir ustadır ölüm gözleri mavi
seni kurşunluyor tam on ikiden vuruyor seni
adamın teki bir evde oturuyor altın saçın Margarete
köpeklerini üstümüze saldırtıyor ve gökyüzünde bir mezar- - -armağan ediyor bize
yılanlarıyla oynayıp düş kuruyor Alman bir ustadır ölüm
altın saçın Margarete
gümüş saçın Sulamith
Almancadan Çevirenler : Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet
Yorum (0) Yorum yaz!
9/8/2008 ·

29 ocak 1960'da, philadelphia'da doğar gia marie carangi. üç çocuklu ailede yalnız bir kızdır. merdiven başında uzun sohbetlere daldığı kardeşi michael ile birlikte, yazlık sinemaları cepheden gören ev sahipleri misali, her gece aynı filmi seyreder; şiddetli anne-baba kavgaları... 11 yaşına geldiğinde, annesi kathleen babasını, kardeşlerini ve gia'yı terk eder.
o yaşına kadar annesine çok yakın olduğundan, onun koyduğu mesafeyi 'kalp kırıcı' bulur gia; tekrar eve dönmesini düşler. oysa katheleen bir yıl sonra başkası ile evlenir. bu karmaşa onun tüm hayatına da siner zaten, isteyeceği her şeyi yapma özgürlüğünü yaratır.
genç kızlığa attığı ilk adımında karşısına en yakın arkadaşı olacak olan karen karusa; ikincisinde alkol, haplar ve marihuana çıkar. yetmişlerde sık rastlanan bu alışkanlıklara, david bowie hayranlığı da eklenince asilik madalyonu olur, koynunda taşıdığı.. 'bowie çocukları', özlemini duyduğu ailesinin yerini tutar; konserlerde ve philadelphia'nın gay club’larında kendini bulur, çoğu zaman gurur duyduğu ve savunduğu seksüel yaşamının tarih taşlarını oluşturur.gittikçe belirginleşen güzelliği, tüm hayatını yönlendiren annesine verilen en büyük fırsat olur; modelliğe başlaması fikri belirir.
17 yaşında, saç stilistliği ve fotoğrafçılık yapan maurice tannenbaum tarafından keşfedilir. "onu bir gece, kulüpte gördüğümde, çekimine kapılmış ve onu fotoğraflamak ve onun da fotoğraflamak istediği fikriyle büyülenmiştim. bu çiğ güzelliği görmeliydiniz." der tannenbaum, onu ilk gördüğü gece için. daha sonra gia'yı yine new york'a, bir model olarak şansını denemeye götüren ve wilhelmina cooper'ın ajansına kadar eşlik eden de tannenbaum olmuştur. cooper, bu dokunulmamış güzelliği gördüğünde o kadar heyecanlanır ki kontrat yapmayı unutur.
1978 sonlarında, american vogue da dahil olmak üzere pek çok dergide boy gösterir, yüzbinlerce dolar kazanır. bu göz kamaştırıcı hayata rağmen, çocukluğundan beri tek ama en büyük eksiği sıradanlığa susamaya devam eder. herkesin seks, para ve uyuşturucu peşinde olduğu dönemde, o sevgi ve merhamet arar. meslektaşı olan julie foster, onun için : "herhangibirinin sevgisini istiyordu. bazen gecenin bir yarısı, evime gelir, onu içeri aldığımda, sadece birininin ona sarılmasını isterdi."
gia'nın en sadık müşteri olması bir yana, yetmişlerde yaygın olan kokain, new york'ta sadece gece kulüplerinde değil; her moda stüdyosunda, modelleri geç saatlere dek ayakta tutmak için de kullanılıyordu.
1978 ekim'inde gia, bir vogue projesi için 'şiddetli, renksiz moda yayınları' ile nam salmış fotoğrafçı chris von wangenheim ile bir araya gelir. wangenheim, çekim bittikten sonra sanat için kimin kalmak istediğini sorar; gia kalır ve ünlü makyaj sanatçısı sandy linter da ona eşlik eder. hayat öyküsünün işlendiği filmde bizi salaklaştıran sahnelerden biridir; dünyanın en güzel kadını tel örgülerin arkasında siyah-beyaz karelerce donar. "camianın en iyi kalçaları" der wangenheim. gia'nın ilk kez o çekimlerde gördüğü sandy'e olan ilgisi, aşka dönüşür ve kısa süre sonra moda dünyasının en çok konuşulan ilişkilerinden biri de böylece başlamış olur. genç model, aşkının doruklarına tırmandıkça, sarı güllerle donatır sandy'nin eteklerini. işler içinden çıkılmaz bir hal alınca ayrılırlar. dört ay sürer ilişkileri...
1980 ocak ayında, ajans sahibi 40 yaşındaki wilhelmina cooper, akciğer kanserine yakalanır. bu uyuşturucuya hızla dönmek için geçerli bir sebeptir. bir kaç ay sonra, wilhelmina ölür; bu ve diğer sorunlarından onu sıyıracak, ayaklarını yerden kesecek yeni sevgili ile tanışır gia; eroin... bu yeni sevgili ilgi ister, alışkanlık yapar ve gia tüm benliği ile onun kollarında saklanır... kontrol altına alamadığı bu aşk, elbette iş hayatına yansır. herkes, özellikle beraber çalıştığı fotoğrafçılar, onun uyuşturucu bağımlılığının farkındadır ama bunu dillendirmemektedir. kadrajdan çıkmaları, taşlaşmaları çoğaldıkça güzelliğinin sözü geçmez olur fotoğraf makinelerine. 1980 vogue kasım çekimlerindeki fotoğraflarda kollarındaki iğne izleri açıkça görülüyor.
bir kaç ay içinde, modellikten sağladığı tüm maddi birikimi uyuşturucu yüzünden tüketir. 1980 yazı boyunca, vogue ve cosmopolitan kapaklarını süslemeye devam eder, ancak eroin rutini gia için poz vermekten çok daha önemli olduğundan, onunla çalışmak artık katlanılmaz hal alır. 1980 kasım’ında, wilhelmina ajansı’ndan ayrılıp, elieen ford ile anlaşır ancak, ford, gia'ya tolerans gösteremez ve 3 hafta sonra anlaşma fesh edilir.
çok geçmeden, hayatını geri kazanmak ve uyuşturucudan sıyrılmak için new york moda endüstrisinden uzaklaşmaya başlar. yorgun ve hastadır, 21 günlük eroin detox programına kaydolur. aynı kış, 20 yaşında eroin bağımlısı bir üniversite öğrencisi ile ilişkiye girer. rochelle, gia'dan daha derinindedir bu sarmalın. 1981 ilkbaharında, 21 yaşındaki gia, önce sarhoş araba kullanırken, sonra da ailesi ve arkadaşlarından para çalarken yakalanır. haziranda, annesinin evinden ayrılıp, arkadaşları ile eve çıkar ve bir kez daha uyuşturucu tedavi programına yazılır. fakat bu girişimi de yakın arkadaşı olan fotoğrafçı chris von waghemheim'ın bir araba kazasında öldüğü haberini almasıyla yarım kalır; kendini banyoya kilitleyip, saatler boyunca eroinle sevişir.
yeni bir tedavi girişimi ve aldığı bir kaç kilo, monique pillard ile anlaşmasına yarasa da senelerce kullandığı uyuşturucu, tüm ihtişamı ile kolları ve ellerinde müzesini açmıştır bir kere. philadelphia'da yaşamaktadır, sadece çekimler için new york'a gelir. 1982 kışında çekilen ve cosmo'nun kapağı olan fotoğrafı yine arkadaşı olan francesco scavullo çeker. bu gia'nın son magazin kapağı olur. daha önce yurt dışı katalog çekimleri için haftada onbinlerce dolar teklif edilen sıra dışı modeli artık kimse istemez. bir sene sonra, kuzey afrika'da uyuşturucu madde ile suçüstü yakalanır, kariyeri tamamen biter.
rochelle ile atlantic city'e yerleşen gia, düşmemek adına eroine sarılır , ilişkisi sarsıldıkça. sonunda ailesinin baskısı ile bir rehabilitasyon programına dahil olur. kendini yoksul olarak bildirir. burada, yine bir hasta olan rob fay ile tanışır ve yakınlaşır. altı ay tedaviden sonra, hastaneden çıkar ve philadelphia'da yaşamaya başlar. alışveriş merkezinde kot satar, bir süper markette kasiyerlik yapar. bu arada üniversiteden dersler alır, fotoğrafçılık ve sinematografi alanlarına duyduğu ilgi artar. ancak hastaneden çıktıktan üç ay sonra, bir kez daha ortadan kaybolur. "o yok oldu ve kimse bulamadı" diye anlatır rob, " üç hafta boyunca onu göremedim ve ne zaman biri kaybolsa genellikle ya eski alışkanlıklarına döner ya da intihar girişiminde bulunur."
gia, atlantic city'e ve eroine geri döner. uyuşturucu için ihtiyacı olan parayı erkeklerle yatarak kazanmaktadır ve bir kaç kez de tecavüze uğrar. aniden hastalanınca, annesi gelir ve onu hastaneye götürür. kontrol edildiğinde zatürree ve daha sonra da aids olduğu anlaşılır. hızla kötüye giden sağlığı sonucu solunum cihazına bağlanır.
18 kasım 1986'da, henüz 26 yaşında ölür gia. güzelliğe duyulan hayranlıktan dolayı sergilendiği onca magazin kapağına rağmen kendi tabutunu süsleyemeyecek kadar çirkin çıkmıştır son yolculuğuna..
(kaynak:ekşi sözlük)
Yorum (0) Yorum yaz!
17/8/2007 ·

"sevgili simone,
senden sonra artık kırmızı kırmızı değil.gökyüzünün mavisi de artık mavi değil.ağaçlar artık yeşil değil.
senden sonra biz olmanın,özlemenin renklerini aramalıyım.
senden sonra bizleri utangaç ve kaçak kılan acıyı bile özlüyorum.
bekleyişleri,vazgeçişleri,şifreli mesajları özlüyorum.
görmek istemeyenin kör dünyasında kaçamak bakışmalarımızı.
bizi görselerdi onların utancı,nefreti,acımasızlığı olurduk.
senden af dileme cesaretini henüz gösteremediğim için pişmanlık duyuyorum.
oyüzden artık pencereme bile bakamıyorum.
seni hep orada görürdüm.
henüz adını bile bilmezken.
senin daha iyi bir dünya düşlediğin zamanlar
bir ağacın ağaç,mavinin gökyüzü olmasının yasaklanamayacağı bir dünya.
bilmem bu daha iyi bir dünya mı?
artık kimse bana davide demiyor.bay veroli diyorlar.
bunun daha iyi bir dünya olduğunu nasıl söyleyebilirim.
senin olmadığın bir dünya için bunu nasıl söylerim."
''sevgili davide,
bizi sonsuza dek terk ettiğinden beri martina sık sık seni soruyor. sana hala simone diyor. hikayeni ona anlatacağım.
dün işte, ilk kez kendim için bir pasta yapmak istedim.
hangisini pişirdiğimi tahmin et.
şefin yorum yapması gerekmiyordu ama pazar günü için yapılacak pastalar listesine benimkini de ekledi.
sanırım bu iyiye işaret.
filippo gündüz vardiyasına geçmeyi başardı.
piyangodan para çıkmış gibi sevindi. çok mutlu oldu.
şimdilik ondan daha fazlasını isteyemeyeceğimi biliyorum.
biliyor musun, lorenzo'yu düşündüğüm zaman
yüzünü unutmaya başladığımı fark edip korkuyorum.
artık sesini hatırlamıyorum.
şimdi ne yapıyor? kime gülümsüyor?
hala tavsiyene ihtiyacım var davide.
senin bakışlarına, senin jestlerine...
ama aniden senin jestlerinin benim olduğunu fark ediyorum.
konuştuğum zaman senin gibi konuştuğumu fark ediyorum.
seni terkeden herkes her zaman yanında kendilerinden bir parça bırakıyor mu?
anılara sahip olmanın sırrı bu mu?
bu doğruysa kendimi daha güvende hissedeceğim.
çünkü asla yalnız kalmayacağımı bileceğim.'' 
fonda filmin müziğiyle iyi gitmiştir sanırım:)
Yorum (6) Yorum yaz!
5/8/2007 ·
Önce bloguma küsüp gitmiştim, sonra birden şifremi kabul etmediler giremedim. Eyvah biri bana suikast mi düzenledi derken tam, meğer blogcuda sorun varmış. O ara ben tabi maile şifre gönderdim yeniden. Mail de kaç gün sonra geldi anlayacağınız. Artık burdayım. yazıcam yine de. Ayşe Arman demiş ya kimse okumazsa ben okurum diye:) Ben yokken yapılan yorumlar için de teşekkür ederim. En çok da zimacığımı özledim. Şımarcak şimdi...:))
Yorum (2) Yorum yaz!
7/7/2007 ·
Bugün kapalı çarşıyı, mısır çarşısını ve sahaflar çarşısını dolaştım. Sahaflar çarşısına uğramışken kitap almamak olmazdı. Aklıma uzun zamandır okumak istediğim şu sıralarda filminden dolayı popüler olmuş bi kitap: ''Koku'' geldi. Patrick Süskind kitabı.
Dedim ya popüler kitapları sevmiyorum diye. Bu kitabı almamın sebebi de popüler olması değildi. Benim kokulara karşı bi zaafım var. Özellikle insan kokusuyla ilgili takıntılarım var. Seviyorum bi insanın kendine has kokusunu. İşte bende bu kitabı çekici kılan şey buydu. Kokuyu işlemesi...
Diğer gezdiğim yerlerin fotoğraflarını amphibian2 ye eklicem. O yüzden buraya koymuyorum. Kapalı çarşıdan da ala ala bi bilezik gibi bişey aldım zaten:) kaşla göz arasında uçuvermiş para. harcamışım işte naaptıysam:)
Yorum (7) Yorum yaz!
6/7/2007 ·
Yorum (1) Yorum yaz!
3/7/2007 ·
Yes orrayt:)
Bi kaç gündür buraya gelip de bir iki şey yazamamın sebebi İngilizce kursuna başlamamdan başka bişey değil. Tamam kabul, biraz da tembelim:)
Bu kurs işi çok zevkliymiş. Hem kendimi geliştiriyorum hem her yaştan arkadaş ediniyorum. Şimdilik anca what is this lerdeyiz. Ama bülbül gibi şakımassam noolayım. Zaten temelde var biraz.
Bu arada şu uzun zamandır merak edip de okuyamadığım kitabı aldım. Eh geç kaldım biraz ama olsun. Mustafa Ulusoy: Aynalar koridorunda Aşk. İsimler yerine renkler verilmesi ilgimi çekti. Sanırım renklerin insanlar üzerinde bıraktığı etkiyle alakalı. Ya da işte her insanın bi rengi var. Daha önce bununla ilgili bi yazı yazmıştım. Okuyanlar bilir.

Şimdilik yeni gözdem bu:) Bir dahakine yine okumayı isteyip de fırsat bulamadığım eskilerden bi kitap almak istiyorum. Aşırı gündemde olan popüler kitapları sevmiyorum. Bir zamanlar popüler olan, normal popülerlikte olan, ya da hiç olamamış, hep kıyıda köşede kalmış ama değerli olan kitapları seviyorum.
Don't forget read book:) diyerek yazımı noktalıyorum...
Yorum (3) Yorum yaz!
21/6/2007 ·
''Şu kar tanesinin bile arkadaşı var. Oysa ben öylesine yanlızımki...''
Yorum (6) Yorum yaz!
20/6/2007 ·
Bugün 20 Haziran 2007...
Dün 19 Haziran 2007...
Dün hayatımın en boktan günüydü...
Bugün gözlerim davul gibi şiş...
Başım ağrıyo...
İlaç ağrımı kesmiyo...
Tatile ihtiyacım var...
Yemek yiyemiyorum yine...
İki ucu boklu değnek...
Hangisi daha pis?
Canım acıyo...
Çok uzaklara gitsem...
Estatik ameliyat falan olsam kimse beni tanımasa...
Hafızamı kaybetsem, unutsam yaşadıklarımı...
Yorum (8) Yorum yaz!
17/6/2007 ·

Uzun zamandır ilgilenemediğim, daha doğrusu üşenip de ilgilenmediğim blogum amphibian2 ye yeni resimler ekledim. Fotoğraf konusunda zaten amatörüm ama bunlar daha da amatör. Çünkü son iki resim telefonla çekildi. Kedi ve köpekli olan. Makinemi elime alıp bi fotoğraf turuna çıkmayı düşünüyorum, tabii kimbilir ne zaman. Önce bana eşlik edecek ve bana gezi boyu katlanabilecek(!) arkadaşlarımdan birini bulmam gerekecek.
Dün Şile'deydim. Merkezinde değil ama. Köyüydü. O kadar güzel yerlerden geçtim ki giderken. Neden onların fotoğrafı yok derseniz makinem yanımda değildi ve ben o güzellikleri telefonumla çekmeye de kıyamadım. İyki gitmişiz. Ailecek gittik bi tanıdığımızın yanına. Akşam iyi rakı muhabbeti döndü. Benim rakıyla aram pek iyi olmadığı için şarap içmeyi yeğledim. En sonun da herkesi şaşırtıp bi güzel türk sanat müziği söyledim. Sanırım buna ihtiyacım varmış. Bi kaç gündür bayağı dolmuştum. Vucudum ve ruhum İstanbul'a dayanamayıp infilak etmek üzereydi. Bu arada üzgün olduğum ya da canımın sıkkın olduğu zamanlarda suçu İstanbul'a atmayı iyi beceriyorum. Birilerini suçlamak zorundayım sebeb-i halimden. Bu da kendimden kaçmanın yollarından birisi. Ha işe yarıyor mu derseniz? Beni yakalayana kadar saklanıyorum işte...
Yorum (2) Yorum yaz!
« Önceki ::








